Araştırmacı Evrim Kuran: Beyin göçü, ülkede büyük vasatlaşmaya

Kuşak araştırmacısı Evrim Kuran genç kuşakların ülkeyi neden terk ettiklerini ve bu beyin göçünün yarattığı sosyolojik

17 Eylül 2017 Pazar, 18:37

Önder Abay Ülke politik olarak Cumhuriyet tarihinin en sancılı döneminden geçiyor.

Hiç azalmadan artan bir güvensizlik duygusu içerisinde yaşıyoruz.

Hayatın her alanında şiddetin arttığına ve bunun da cezasız kaldığına şahit oluyoruz.

Yalnızca insanın değil hayvanların ve tabiatın da yıpratıldığı böyle dönemlerde insanların aklına gelen ilk yol, kaçmak oluyor. Son dönemlerde bazı rahatsızlıkları işaret ederek yurtdışına giden insan sayısı gittikçe artıyor. Bu eğitimli genç göçü, her kesimi rahatsız etmiş olacak ki siyasiler ‘beyin göçünü durduramıyoruz’ açıklamaları yapıyor.

Bu istikrarsızlığın en büyük mağduru olan gençleri, kuşak araştırmacısı Evrim Kuran’la konuştuk. Gençler ne istiyor ne kadar mutlu, neden kaçıyorlar? Bu soruların yanıtını Evrim Kuran veriyor. »Neden sürekli kuşakları dillendiriyorsun? Kuşak denince biz ne anlamalıyız? Evet, yaptığım tüm çalışmaların merkezinde kuşak teorisi yer alıyor.

Her şeyin müthiş hızla değiştiği ama kültür, algılayış ve yaşayışların o hıza çok da ayak uyduramadığı böyle bir çağda, insanları sosyo-ekonomik statülerine göre anlamaya çalışmanın yeterince kapsayıcı olmadığını fark ettiğimde, Türkiye’nin demografik yapısının zenginliğinden de etkilenerek, kuşak çalışmalarına yoğunlaşmaya karar verdim.

Bir kuşağı anlamak zamanın ruhunu okumak demektir. Kuşakları anlamanın, yaşamın içindeki mücadele alanlarında sihirli değnek etkisi yok belki ancak geçmişi anlayıp, geleceği anlamlandırmakta güçlü bir “lens” rolü görüyor. Anlamak, yargılamadan sevmeyi kolaylaştırıyor.»

Türkiye’de kaç kuşak yaşıyor? Şu an 80 milyonluk Türkiye’de beş kuşak bir arada yaşıyor. 1927-45 arası doğduğu varsayılan Sessiz Kuşak, 1946-64 arası gelen BB (Bebek Bombardımanı) ki bu kuşak Türkiye’nin % 15’ini oluşturuyor.

Ardından gelen kuşak X kuşağı ve 1965-79 yıllarını kapsıyor; nüfusun % 20’si. Nüfusumuzun % 34’ünü oluşturan ve 1980-99 arası olduğunu varsaydığımız Y kuşağı. Ve 2000’den sonra doğmaya başlayan ve hâlâ dünyamıza gelmeye devam eden Z’ler – ki oranları şimdilik % 29. Ortalama yaşımız 31,4. Her yıl biraz daha yaşlanan ve fakat hâlâ genç bir ülkeyiz.»Senin çalışmalarının en çok gençler üzerinde yoğunlaştırdığını biliyorum. Neden? Çünkü ancak gençlerini seven ülkelerin, daha yaşanır bir geleceği mümkün kılabileceğine inanıyorum. Türkiye Avrupa’nın en genç ülkesi; ancak sayısal olarak genç olmak salt bu haliyle bir rekabet avantajı sağlamıyor.»

Bir ülkenin gençlerini sevmesi ne demek? Çocuklarına ve gençlerine iyi eğitim, güvenli gelecek, sürdürülebilir istihdam sağlayabilmek demek. Milyonlarca işsiz ve eğitimsiz gencin yaşadığı bir coğrafyada, gençler değer yaratmaya değil ayakta kalmaya odaklanırlar ve toplumun dengeleri değişir. Bugün Türkiye’de 15-19 yaş grubunun % 30’u, 20-24 yaş grubunun % 65’i eğitimini yarım bırakmış durumda. İlk sırada gelen sebep ne biliyor musun? Toplumsal değerler! Genç işsizliği oranlarımız da çok yüksek. Buna rağmen Türkiye’de şirketler hala açık pozisyonlarını kapatmakta zorlanıyor. Yetenek arz ve talebinde ciddi bir uyumsuzluk yaşanıyor. İfadede ve eylemde daha özgür bir nesil yetiştirerek, gençleri sevmeye çocuklardan başlayarak bu sevgisizliğin önüne geçebiliriz.

Çocuklar demişken, çocuk nüfusunda çocuk işçi oranımız % 6 olduğunu da belirtmeden geçemeyeceğim. Tabi bunlar kayıtlı rakamlar.»Bugünlerde bütün siyasetçilerin dillendirdiği bizim de yakından şahit olduğumuz beyin göçü konusu var. Beyin göçü nedir ve bu kadar ciddi bir sorun mu? Beyin göçünü, bir alanda iyi yetişmiş bireylerin bir başka ülkede çalışmak amacıyla ülkesinden ayrılması diye tarif edebiliriz. Tarifin en can alıcı tarafı bu işte: “İyi yetişmiş”. Bir alanda iyi yetişmenin ne kadar değerli ne kadar paha biçilemez olduğunu düşün.

Türkiye 60’ların başından beri başta Almanya olmak üzere ağırlıklı olarak Avrupa ülkelerine verilen emek göçüne zaten tanıktı. Emek göçü ile beyin göçü arasında kritik farklılıklar var. Emek göçü yaşayanların gittikleri ülkede içe kapanık yaşadıklarını söyleyebiliriz; kök ülkelerinden kopmuyorlar; hatta kök ülkelerine yatırım yapmaya devam ediyorlar.

Beyin göçü bence bir tür “kalıcı göç”. Kök ülkeden tamamen kopulan bir göç. Çünkü ardındaki motivasyon çok farklı. Beyin göçü bir tür bedelsiz ihracat. 10 yıl önce Türkiye’de iyi eğitim gören her 100 kişiden 59’unu beyin göçü sebebiyle gelişmiş ülkelere kaptırıyorduk ama bence şu an durum çok daha vahim.

Bırak yetişkin göçünü, geleceğin yeteneklerinden bir örnek vereyim: Bu sene üniversite sınavında geçen yıla oranla yaklaşık 4 kat fazla boş kontenjan söz konusu oldu. Özellikle Fen Liseleri ve yabancı dilde eğitim veren özel liselerin yerleşme oranlarında düşüş olması çok dikkat çekici. Bu gençler liseden sonra eğitimlerine devam etmiyorlar mı, yoksa yurtdışı fırsatlarını mı değerlendiriyorlar? Bu arada, beyin göçü sadece fiziksel olarak bir ülkeden ayrılmak ile olmaz. “Gizli beyin göçü” (Kendi ülkesinde ama yabancı bir işyerinde çalışmayı tercih etmek) veya “Sanal beyin göçü” (kendi ülkesinde sanal ortamda yabancılara hizmet vermeyi tercih etmek) gibi olguları da yabana atmayalım.»

Sen iki ülkede yaşıyorsun (Türkiye ve Kanada) ve işin gereği çok sık seyahat ediyorsun. Gençlerini seven ülkeler var mı? Hayatımın bir kısmı anavatanım 80 milyonluk genç Türkiye’de, bir kısmı da 35 milyonluk orta yaşlı Kanada’da geçiyor. Türkiye ile kıyaslandığında Kanada genç bir nüfusa sahip değil. Bununla birlikte, çok fazla dini, çok değişik kültürü ve yaşama dair tüm tercihlerle ilgili çok ciddi bir çeşitliliği barındıran bir ülke. Beş vatandaşından birinin orada doğmadığı bir ülkeden bahsediyoruz.

Böyle bir bağlamda, benzemezlerin uyum içinde yaşamasını sağlamak kolay değil. Hem kültürel hem finansal anlamda çocuklarınızı ve gençlerinizi gerçek yaşamın içine ne denli katarsanız, bu entegrasyonu ne denli önemserseniz, o kadar etkili sonuçlar alırsınız.

Justin Trudeau, bu ülkenin hem Başbakanı hem de Gençlikten Sorumlu Bakanı. Trudeau özellikle eğitim ve istihdam konusuna çok önem veren, politikalarını beğenmeyen ve kendisini eleştirenler de dahil olmak üzere toplumun çok farklı kesiminden gençle bire bir çalışmaya kayda değer zaman ayıran bir lider.

Örneğin kendisinin bir genç danışma kurulu var. Bunlar partisinin mensubu gençler değil; bunun özellikle altını çizmek isterim. 16 – 24 yaş aralığında olan 26 genç ülkenin gençlerinin üstesinden gelmekle yükümlü olduğu çok çeşitli konuda yüz yüze veya uzaktan çalışma platformlarında kendisine fikir veriyor. Bizim yıllardır çeşitli kurumlarda uyguladığımız ve çok değerli bir çalışma olduğuna inandığım “Tersine Mentorluk”tan bahsediyorum.

Tüm liderlerin gençlerin “yaratıcı yıkıcılığına” kulak verecek cesarette olmasını tavsiye ederim.*** Bilimin gücüyle direnilmeli»Nasıl engellenebilir beyin göçü? Beyin göçü dediğin olay, bir entelektüel sermaye erozyonudur.

Entelektüel sermaye, bağımsız düşünen yaratıcı zihinlerle büyür ve gelişir. Yaratıcılığı destekleyerek, sadakati değil liyakati alkışlayarak, keşif ve tasarım gücü olan insanlara ihtiyaçları olan özgür ortamı sunarak ve bütün bunların sunulabileceği en temel bağlam olan eğitimi siyasetin gölgesinden kurtararak büyük ölçüde engellenebilir. Biliyor musun, dünyanın en önemli eğitim teorisyeni sayılabilecek John Dewey, Cumhuriyetin ilk yıllarında Türkiye’ye geliyor. Pek çok incelemeden sonra bir rapor hazırlıyor. İşte Köy Enstitülerinin kuruluş dayanakları bu raporu baz alıyor.

Dewey 1945’te ülkemize tekrar geliyor ve Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nü inceliyor ve tarihe geçen şu sözleri söylüyor: “Benim düşlediğim okullar Türkiye’de Köy Enstitüsü olarak kurulmuştur.” Hem genel kültür hem mesleki beceri geliştiren bu tip kurumlara çok ihtiyacımız var. Köy enstitülerinin kapatılmasında da etkili olan siyasetin gölgesinin eğitim bağlamından uzaklaşması şart. Son 15 yılda ülkemizde hiçbir öğrenci başladığı sistemle ve müfredatla mezun olamadı.

Çok ama çok yazık.»Peki, burada kalanlara ne oluyor? Şimdilik, vasatlaşma riskiyle karşı karşıya kalıyorlar. Çok sevdiğim çağdaş filozof Alain Deneault “vasat oyunbozanlık etmez” diyor.

Yani vasat kısa dönemli çıkarlara hizmet eder ve vasatlığın bedeli toplumun tüm kurumlarının kaçınılmaz olarak yozlaşmasıdır. Bu vasatlaşmaya dur denmeli. Eğitimin, kültürün, sanatın, bilimin, sporun iyileştirici gücü ile bu vasatlaşmaya direnmeli. Deneault’nun tabiriyle “artık anlamın kalmadığı yere tekrar anlam zerk edilmeli.”Bence son 20 yılda yeni bir dil yaratıldı; yeni bir kültürü tarifleyen bir dil. Bu dili öğrenerek büyüyen milyonlarca genç var Türkiye’de. Bu dil kapsayıcı, birleştirici bir değil; ayrıştırıcı bir dil. Türkiye’de yükselen yeni zengin profilinin gençler tarafından azımsanmayacak oranda rol model tayin edilmesine dair gözlemlerim var.

Buna bir de nasıl koca bulunur kitaplarının çok satması eklenince endişem artıyor. Bu sene 44 binin üzerinde öğrenci ile yaptığımız çalışmada, üniversite birinci sınıf öğrencileri, son sınıf öğrencileri ve mezun olup iş yaşamına atılan gençlerin yaklaşımlarındaki farklılıkları analiz ediyoruz. Her evrede iş güvencesi ve para kazanma kaygısı artıyor; yaratıcılığını kullanma, kendini geliştirme önceliği azalıyor.

Baz ihtiyaçlarını karşılama ve hayatta kalma kaygıları var gençlerimizin; bu sebeple toplumsal misyon konusu ilk sıralarda gelemiyor. Araştırmamızda Türkiye’de “toplumsal bir amaca hizmet etme” hedefinde olan gençlerin oranı Avrupa ve Kuzey Amerika ülkelerinin oldukça gerisinde.

Peki bu gençler nasıl icatlar çıkaracak, keşifler yapacak, kendileri için, yetiştirecekleri çocuklar için, ülke için nasıl değer yaratacaklar?

Wordpress Haber Teması Tasarım ve Programlama: Seçkin Talanöz